Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
bila kayd u şard <a href=5 kurus bırakın da çalışalım
 
Şub
08
    
okuryazarhay | 08 Şubat 2008 22:08 | etiket:  

 

 

Java Nedir ?

Java ™ platformu bilgisayar ağının varlığı da göz önüne alınarak uygulamaların/programların farklı işletim sistemleri üzerinde çalıştırılabilmesi düşüncesiyle geliştirilmiş yeni bir teknolojidir. Java teknolojisi kullanılarak aynı uygulama farklı ortamlarda çalıştırılabilir. Örneğin kişisel bilgisayarlarda, Macintosh bilgisayarlarda, üstelik cep telefonlarında.

Java ™ platformu hem programlama dili, hem de bir ortam olarak düşünülebilir. Programlama dili olarak, açık kodlu, nesneye yönelik (object-oriented), güvenli, sağlam, İnternet için elverişli bir teknolojidir denilebilir. Ortam olarak da orta katman (middleware) teknolojiler bulmak mümkündür.

Gerek Java programlama dili, gerekse bu dile bağlı alt teknolojiler, VB™ veya Borland Delphi™ gibi sadece belirli bir firma tarafından geliştirilmiş ürünler değillerdir. Java ve bu dile bağlı alt teknolojiler, Sun MicroSystems tarafından tanımlanmış belirtimlerden (specifications) oluşmaktadır. Bu belirtimlere sadık kalan her yazılım firması Java Sanal Makinası, kısaca JVM (Java Virtual Machine), veya Java programlama diline bağlı alt teknolojiler yazabilir (örneğin Application Server - Uygulama Sunucusu). Eğer bu belirtimlere sadık kalınmayıp standart dışı bir JVM veya Java programlama diline bağlı alt teknolojiler yazılmaya kalkışılırsa hukuki bir suç işlenmiş olur.

Peki belirtim (specifications) ne demektir? Sun MicroSystems, JVM veya Java programlama diline bağlı alt teknolojiler yazmak için belirli kurallar koymuştur; bu kurallar topluluğuna “belirtimler” denir. Örneğin biraz sonra ele alınacak olan çöp toplama sistemi (garbage collector)...

Çöp toplama sistemi daha önceden oluşturulmuş, ancak şu an için kullanılmayan ve bellekte boşu boşuna yer işgal eden nesneleri belirleyerek otomatik olarak siler. Böylece Java programcısı “acaba oluşturduğum nesneyi bellekten silmiş miydim?” sorusunu sormaktan kurtulurlar, ki bu soru C++ programlama dillinde uygulama yazan kişilerin kendilerine sıkça sorması gereken bir sorudur. Şimdi bir yazılım firması hayal edelim, adının ABC yazılım firması olduğunu varsayalım. Bu firma, eğer bir JVM yazmak istiyorsa, bu çöp toplama sistemini, oluşturdukları JVM’in içerisine yerleştirmeleri gereklidir. Çünkü Sun MicroSystems’ın belirtimlerinde, çöp toplama sistemi koşuldur! Eğer ABC firması üşenip de çöp toplama sistemini, oluşturdukları JVM’in içerisine yerleştirmezse hukuki bir suç işlemiş olur.

Şu anda en yaygın kullanılan JVM’ler, IBM ve Sun Microsystems’ın üretilmiş olan JVM’lerdir; ayrıca, HP, Apple gibi bir çok firmanın üretmiş oldukları JVM’ler de bulunmaktadır.

Java ile Neler Yapılabilir ?

Java diliyle projeler diğer programlama dillerine göre daha kolay, sağlıklı ve esnek şekilde yapılması mümkün olur. Kısaca göz atılırsa Java diliyle,

· GUI (7Grafiksel Kullanıcı Arayüzü) uygulamaları, Applet’ler

· Veri tabanına erişimle ilgili uygulamalar

· Servlet, Jsp (Web tabanlı uygulamalar).

· Dağınık bileşenler (Distributed components) (örneğin EJB, RMI, CORBA).

· Cep telefonları, Smart kartlar için uygulamalar.

· Ve daha niceleri…


Java Nasıl Çalışır ??




Java uygulamaları JVM tarafından yorumlanır; JVM, işletim sisteminin üstünde bulunur. Bu nedenle, Java uygulamaları farklı işletim sistemlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadan çalışır. Böylece Java programlama dilinin felsefesi olan “Bir kere yaz her yerde çalıştır” sözü gerçekleştirilmiş olunur

JAVA Sınıflaması !

Java 'nın SınıfLanDırmaLarı ;

· Standart Java

· Komple (Enterprise) Java

· Gömülü cihazlar için Java (embedded devices)

· XML Teknolojileri

· Diğer Teknolojiler

geLişim EvreLeri !

1995
· Java teknolojisinin ilk çıkış yılı; ilk olarak Applet teknolojisinin dikkat çektiği yıllar.

1996
· Java Geliştirme Seti (JDK) v1.0 çıkartıldı. Temel seviyeli işlevleri içeren bir versiyon (örneğin soket programlama, Girdi/Çıktı (Input/Output), GUI (Graphical User Interface- Grafik Kullanıcı Arabirimi)

1997
· JDK 1.1 çıkartıldı. Bu sürümde Java GUI, veritabanı erişimi için JDBC, dağınık nesneler için RMI ve daha birçok yeni gelişmeler eklendi.

1998
· JDK 1.2 çıkartıldı.

· JFC/Swing yayınlandı- aynı yıl içersinde http://java.sun.com İnternet adresinden 500,000+ adet indirme (download) gerçekleştirildi.

1999
· Java teknolojisi J2SE, J2EE ve J2ME olarak 3’e bölündü.

· Java HotSpot (performans arttırıcı) yayınlandı.

· JavaServer Pages (JSP) teknolojisi yayınlandı.

· J2EE platformu yayınlandı.

· Linux üzerinde J2SE platformu yayınlandı.

2000
· JDK v1.3 çıkartıldı.

· Java APIs for XML teknolojisi yayınlandı.

2002
· JDK v1.4 versiyonu çıkarıldı (Merlin projesi).

· Java API for XML binding yayınlandı.

2003
· 2003 yılının sonuna doğru JDK v1.5 versiyonun çıkarılması planlanmaktadır (Tiger projesi).

Java’nın Başarılı Olmasındaki Anahtar Sözcükler !

1. Nitelikli bir programlama dili olması

· C/C++ da olduğu gibi bellek problemlerinin olmaması.

· Nesneye yönelik (Object Oriented) olması.

· C/C++/VB dillerinin aksine doğal dinamik olması.

· Güvenli olması.

· İnternet uyg. için elverişli olması. (Applet, JSP, Servlet, EJB, Corba, RMI).

Herşey Nesne !

Her programlama dilinin kendine has veri yönetim şekli bulunur. Java platformunda çalışan bir uygulamada, çalışma sırasında nesneler oluşturulur. Burada ki soru bizim nesnelere doğrudan olarak mı? Yoksa onlara dolaylı bir şekilde mi bağlantı sağlayıp kullandığımızdır. Java programlama dilinde herşeye nesne olarak davranılır. Herşeyin nesne olmasına karşın bu nesnelerin kullanılması için referanslara gereksinim duyulur.

Örneğin, elimizde bir maket uçağı olsun; nesne olarak düşünelim... Bu maket uçağı denetlemek amacıyla bir de kumanda cihazının, yani referansın olduğunu düşünelim. Bu maket uçağı havada sağa veya sola döndürmek için elimizdeki kumanda cihazını kullanmak zorundayız; benzer şekilde havalandırmak veya yere indirmek için kumanda cihazından yararlanırız. Burada dikkat edilmesi gereken unsur kumanda cihazından çıkan emirlerin maket uçağı tarafından yerine getirilmesidir.



 
Şub
01
    

 

 

the graduate 1967 dustin hoffman by the graduate 1967 dustin hoffman

 



 
Oca
31
    

 

Talking Matematikçilerin araba arkası yazıları..

 

-Pi`yi 3 alacaksan güzelim, ben seni böyle de severim

-Hatalıysam hesap et: 2x-2y=21 / x+y=5 / x=? y=?

-3 bilinmeyenli denklem çözerim, geçme beni çok pis ezerim

-Küsüratım bile olamazsın

-Gülü soluncaya, seni lim x -0+ 1/x`e kadar seveceğim

-En son sollayanı çarpanlarına ayırdım

-Sağlama bizim işimiz, sen soldan geç

-O şimdi iki bilinmeyenli denklem

-Hızlıysam , limitini bul !

-Aritmetiğin ustasıyım, geometrinin hastasıyım

-Pisagor sağolsun

-Birden gelip, sonsuza giderim

-Özel dersin saati 60 milyon

-Bir bilinmeyenli denkleme kadar yolum var

 Cat Stevens - Lady D'arbanville.mp3

Dosyayi indirme adresiniz:

şifresi: ezberbozan
http://upshare.eu/download.php?id=C9457E2514&setlang=tr

Turkiye milli takim sarkisi muzigi turkcell reklam muzigi



 
Oca
31
    
okuryazarhay | 31 Ocak 2008 21:35 | etiket:  

 


Enthusiastic, big and a little clumsy, Po is the biggest fan of Kung Fu around...which doesn't exactly come in handy while working every gün in his family's noodle shop. Unexpectedly chosen to fulfill an ancient prophecy, Po's dreams become reality when he joins the world of Kung Fu and studies alongside his idols, the legendary Furious Five -- Tigress, Crane, Mantis, Viper and Monkey -- under the leadership of their guru, Master Shifu. But before they know it, the vengeful and treacherous snow leopard Tai Lung is headed their way, and it's up to Po to defend everyone from the oncoming threat. Can he turn his dreams of becoming a Kung Fu master into reality? Po puts his heart - and his girth - into the task, and the unlikely hero ultimately finds that his greatest weaknesses turn out to be his greatest strengths.
Jack Black, Dustin Hoffman, Jackie Chan, Ian McShane, Lucy Liu.


ANGELINA JOLIE-KUNG FU PANDA TEASER! 1.NOV.

 

 

Kung Fu Panda (2008)



» Kung Fu Panda (2008)

Genre: Animation,Comedy,Family
Plot Outline: Po the Panda is the laziest animals in all of the Valley of Peace, but unwittingly becomes the chosen one when enemies threaten their way of life.
Runtime: min
Cast (first 5): Jack Black, Jackie Chan, Dustin Hoffman, Lucy Liu, Ian McShane

IMDB: http://imdb.com/title/tt0441773/

Jack Black heads the voice cast as Po the Panda, the laziest of all the animals in the Valley of Peace. With powerful enemies at the gates, all hope has been pinned on an ancient prophesy that a hero will rise to save the day. But among all the martial arts masters who come forward, none has shown the mark of The Chosen One ... until now. When Po unwittingly shows up in the midst of the competition, the masters are shocked to see that this unmotivated panda bears the mark. Now it is up to them to turn this gentle giant into a kung fu fighter before it's too late.

Dustin Hoffman will voice the role of Shifu, the by-the-book and tough-as-nails Kung Fu master, who has been given the unenviable task of turning the undisciplined Po into a kung fu fighter.

Jackie Chan will lend his voice to Master Monkey, a strong, agile and dedicated kung fu warrior, who serves as a daily reminder to Po of everything he is not ... yet.

Ian McShane (Deadwood) will be the voice of the villainous Tai Lung, a ferociously powerful snow leopard, who breaks out of prison, intent on using his kung fu skills to destroy the Valley of Peace.

Lucy Liu is in discussions to be the voice of Master Viper, another of Po's teachers, who can be coy and feminine when she needs to be, but can then uncoil the lethal kung fu warrior within.

Kung Fu Panda (2008)

DreamWorks Animation’un en yeni animasyon harikası “Kung Fu Panda”nın seslendirme kadrosuna katılan dev yıldızların sayısı her geçen gün artıyor. Çifte Oscar ödüllü dev aktör Dustin Hoffman, uluslararası yıldız Jackie Chan, ödüllü aktör Ian McShane’in başını çektiği yıldızlar ordusuna en son olarak Jack Black, Lucy Liu ve “Girl Interrupted” adlı filmle Oscar ödülü kazanan Angelina Jolie’nin de katıldığı bildirildi.

2008 yılında gösterime girecek olan filmde, Barış Vadisi’ndeki hayvanların en tembeli olan Po adlı panda ayısının beklenmedik bir anda zoraki kahramana/kurtarıcıya dönüşmesinin çarpıcı öyküsü anlatılıyor.

Panda ayısı Po, antik Çin’deki Barış Vadisi’nde ucuz bir restoranda garson olarak çalışmaktadır. Kung fu fanatiğidir ama vücudunun şekli son derece hantal ve biçimsiz olduğu için kung fu dövüş sanatını bir türlü en iyi şekilde sergileyemez. Po’nun en belirleyici özelliklerinden birisi de, antik Çin’deki hayvanların en tembeli olmasıdır.

Bu arada Barış Vadisi’nin kapısına birbirinden güçlü düşmanlar dayanmıştır. Eski bir efsaneye göre günün birinde bir kahraman doğacak ve halkına (vadi sakinlerine) mutlak kurtuluşu ve huzuru armağan edecektir. Ancak vadi sakinlerinin umutla beklediği Seçilmiş Kişi’de olması gereken işareti, vadideki en tanınmış savunma sanatları ustaları bile bedenlerinde taşımamaktadır. Vadinin en tembel, en üşengeç hayvanı olarak üne kavuşan Panda ayısı Po günün birinde bir yarışmaya katılınca vaad edilen kurtarıcının taşıması gereken işareti vücudunda taşıdığı fark edilir. Bu durum karşısında herkes çok şaşırır. Gereken/beklenen işareti bu uyuşuk panda ayısının taşıdığını gören dövüş sanatı ustaları ise tam bir şok geçirir. Ancak çok fazla zaman kaybetmeden, ne yapıp edip, bu kibar ve tembel Panda ayısını bir kung fu savaşçısına/ustasına dönüştürmekten başka çareleri de yoktur.

Yönetmenliğini John Stevenson ile Mark Osborne’un üstlendiği “Kung Fu Panda”nın seslendirme kadrosunda rol dağılımı şöyle belirlendi.

• Parmağını oynatmaya bile üşenen tembel bir panda ayısı iken kung fu savaşçısına dönüştürülen Po karakterini Jack Black seslendirdi.
• Angelina Jolie ise, panda ayısı Po’ya kung fu dövüş sanatını öğreten kadın savunma sanatları ustası Tigress rolünde mikrofon arkasına geçti.
• Hatırlanacağı üzere Jack Black ve Angelina Jolie ikilisi daha önce “Shark Tale” adlı animasyon filminde yine birlikte çalışmışlardı.
• “Kung Fu Panda”nın yıldızlarından Dustin Hoffman, disiplinsiz Po’yu cesur bir savaşçıya dönüştürmek gibi imkansız ötesi bir görevi yerine getirmeye çalışan zavallı/talihsiz kung fu ustası Shifu rolünü üstlendi.
• Sahip olmadığı özellikleri Po’ya her gün anlatmakla görevli deneyimli kung fu savaşçısı Master Monkey’nin (Usta Maymun) seslendirmesini ise Jackie Chan yaptı.
• Çok güçlü bir kar leoparı olan ve Barış Vadisi’ni cehenneme çevirmeye niyetli yetenekli kung fu ustası kötü ruhlu Tai Lung’un seslendirmesini ise Ian McShane üstlendi.
• Panda ayısı Po’nun diğer öğretmeni olan ve genelde son derece kadınsı bir kişiliğe sahipken gerektiğinde içindeki kung fu savaşçısı ruhunu ortaya çıkartmasını çok iyi bilen Master Viper karakterini de Lucy Liu seslendirdi.



 
Oca
31
    
okuryazarhay | 31 Ocak 2008 21:02 | etiket:  

 

"http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/7/75/UFTADE.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 ÜFTÂDE KİMİ

Doğum tarihi 1930
Ölüm tarihi 1999
Mesleği Sinema Oyuncusu

 

 

Zoraki Kahraman

ZORAKİ KAHRAMAN

Yönetmen ve Senaryo : Semih Evin
Görüntü Yönetmeni : Coni Kurteşoğlu
Oyuncular : Orhan Erçin, Üftade Kimi, Mine Çoşkun, Renan Fosforoğlu, Ahmet Tarık Tekçe, Gülderen Ece
Yapımevi (şirket) : Seneka Film (Semih Evin)
Konu : Müzikal bir güldürü

http://www.telifhaklari.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFA91171E62F0FF153570BA9B95413E3FB


http://www.turksinemasi.com/filmler/konu.asp?id=235

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Cftade_Kimi

 


Semih EVİN


Semih EVİN



Doğum Tarihi : 3 Mayıs 1920, İstanbul
Ölüm Tarihi : 1987, İstanbul

İlk ve Orta öğrenimini Aydın ve Konya'da yaptı. Harp okulundan mezun olduktan sonra iki yıl orduda görev yaptı. "Yeni Sabah" gazetesinde çalıştı. 1946'da Domaniç Yaylası adlı filmle Şakir Sırmalı'ya asistanlık yaptı. 1950'de yönetmenliğe başladı. 1952'de Seneka, 1958'de Roket Film şirketlerini kurdu.

Sinema yaşamı dünyada benzerine rastlanmayan akıl almaz ilginç çalışma biçimleriyle geçti. Birçok filmlerini senaryosuz ve sigara paketi arkasına diyalog yazarak çekti. Aynı mekanlarda iç içe iki ayrı film birden çekerek Yeşilçam'da çok hızlı bir çalışma sistemi geliştirdi. Vurdulu kırdılı çok ucuz maliyetli sıradan filmler üretti. Son yıllarında büyük bir yalnızlığa kapıldı ve bir otel odasında ölü bulundu.

YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Eylül 1988
Ağa Bacı 1986
Kuzucuklarım 1986
Hayatın Gerçek Tadı 1976
Yakalarsam Severim 1975
Ben Armudu Dişlerim 1975
Yırt Kazım 1975
Bil Bakalım Ne Çıkacak 1975
Ölüm Yolcusu 1974
Kurt Yemini 1973
Şaban İstanbul'da 1973
İnsafsız 1972
Şeytan Pençesi 1972
Dokunma Ölürsün 1972
Ahmet Çavuş 1972
Kaçak 1972
Akrep Mustafa 1972
Namus Kurşunu 1972
Karamanın Koyunu 1972
Ölüm Kanunu 1972
Ver Allahım Ver 1972
Karmen 1972
Ölüme Yaklaşma 1972
Yağma Hasan'ın Böreği 1972
Sen Alın Yazımsın 1972
Kırbaçlı Yosma 1972
Gönül Oyunu 1972
Son Duanı Et 1972
Uçan Kız 1972
Kurban 1972
Şafakta Silah Sesleri 1971
İşte Deve İşte Hendek 1971
Donkişot Sahte Şövalye 1971
Asker Ahmet 1971
Ateş Ve Barut 1971
Fakir Kızın Kısmeti 1971
Dişi Hedef 1971
Keloğlan Ve Yedi Cüceler 1971
Silahlar Affetmez 1971
İdamlık 1971
Krallar Kralı Hüdaverdi 1971
İki Yosmaya Bir Kurşun 1971
Damarımda Kanımsın 1970
İntikam Meleği 1970
Adım Beladır 1970
Düşen Bir Yaprak Gibi 1970
Ali İle Veli 1970
Ecel Teri 1970
Kara Leke 1970
Yumruk Pazarı 1970
Kader Ayırsa Bile 1970
Çifte Yürekli 1970
Acı Yalan 1969
Ninno 1969
Osman Efe 1969
Emmioğlu 1969
Yaşayan Hatıralar 1969
Eşkiya Aşkı 1969
Satılık Gelin 1969
Zalimin Zulmü Varsa 1969
Kader Ayırsa Bile 1968
Günahsızlar 1968
Ağlayan Kadın 1967
Kaderim Ağlamak Mı 1967
Akşam Yıldızı 1967
Yayla Kızı Yıldız 1967
Kızım Duymasın 1967
Amansız Takip 1967
Tehlikeli Oyun 1966
Namus Borcu 1966
Kaldırım Meleği 1966
Allahaısmarladık İstanbul 1966
Kanlı Pazar 1966
Ölüm Busesi 1966
Ay Yıldız Fedaileri 1966
Can Düşmanı 1966
Aramızdaki Düşman 1965
Dünkü Çocuk 1965
Düşman Kardeşler 1965
Yumruk Yumruğa 1965
Korkusuzlar 1965
Sokaklar Yanıyor 1965
Devlet Kuşu 1964
İsimsiz Kahramanlar 1964
Yalnız Efe 1964
Avare 1964
Esmerin Tadı Sarışının Adı 1964
Galatalı Fatma (Bitirim Fatma) 1964
Çapkın Efe 1964
Çapkınım Hovardayım 1964
Menekşe Gözler 1963
Aşka Vakit Yok 1963
Kardeş Gibiydiler 1963
Katır Tırnağı 1963
Leyla 1962
Merhaba Aşkım 1962
Aşk Orada Başladı 1962
Aşka Kinim Var 1962
Çıkar Yol 1962
Dağlar Bulutlu Efem 1962
Şoför Ahmet 1961
Toto Ali Milyoner 1961
Kahraman Üçler 1961
Zeyno 1961
Dostluklar Yaşadıkça 1960
Gece Ve Gündüz 1960
Abbas Yolcu 1959
Ana Hasreti / Dertli Ana 1958
Fakirler 1958
Civan Ali 1958
Leyla'nın Kaderi 1957
Öksüz Ayşe 1957
Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi 1956
Yalancının Mumu 1956
Kısmet 1956
Kadifeden Kesesi 1956
Sönen Gözler 1955
Şaban Karaman'ın Koyunu 1954
Yanık Efe 1954
Yağma Hasan'ın Böreği 1953
Suçlu Benim 1953
Şaban Çingeneler Arasında 1952
Zoraki Kahraman 1952
İncili Çavuş 1951
Demir Perde 1951
Allah Kerim 1950
Sihirli Define 1950

YAPIMCI FİLMOGRAFİSİ
Akrep Mustafa 1972
Osman Efe 1969
Günahsızlar 1968
Amansız Takip 1967
Akşam Yıldızı 1967
Kızım Duymasın 1967
Yayla Kızı Yıldız 1967
Kaderim Ağlamak Mı 1967
Şeref Kavgası 1966
Tehlikeli Oyun 1966
Kanlı Pazar 1966
Namus Borcu 1966
Ölüm Busesi 1966
Allahaısmarladık İstanbul 1966
Can Düşmanı 1966
Kaldırım Meleği 1966
Yumruk Yumruğa 1965
Aramızdaki Düşman 1965
Düşman Kardeşler 1965
Korkusuzlar 1965
Sokaklar Yanıyor 1965
Çapkın Efe 1964
Devlet Kuşu 1964
Fedakar Öğretmen 1964
Yalnız Efe 1964
Menekşe Gözler 1963
Zeyno 1961
Abbas Yolcu 1959
Unutulmayan Aşk / Zeynebim 1959
Ana Hasreti / Dertli Ana 1958
Civan Ali 1958
Fakirler 1958
Leyla'nın Kaderi 1957
Öksüz Ayşe 1957
Yalancının Mumu 1956
Sönen Gözler 1955
Şaban Karaman'ın Koyunu 1954
Suçlu Benim 1953
Şaban Çingeneler Arasında 1952
Zoraki Kahraman 1952

SENARİST FİLMOGRAFİSİ
Ağa Bacı 1986
Hayatın Gerçek Tadı 1976
Yırt Kazım 1975
Yakalarsam Severim 1975
Ben Armudu Dişlerim 1975
Bil Bakalım Ne Çıkacak 1975
Ölüm Yolcusu 1974
Kurt Yemini 1973
Şaban İstanbul'da 1973
Ahmet Çavuş 1972
Akrep Mustafa 1972
Uçan Kız 1972
Dokunma Ölürsün 1972
Gönül Oyunu 1972
Kaçak 1972
Karamanın Koyunu 1972
Karmen 1972
Kırbaçlı Yosma 1972
Kurban 1972
Ölüm Kanunu 1972
Ölüme Yaklaşma 1972
Ver Allahım Ver 1972
Yağma Hasan'ın Böreği 1972
Namus Kurşunu 1972
Keloğlan Ve Yedi Cüceler 1971
Fakir Kızın Kısmeti 1971
Asker Ahmet 1971
Ateş Ve Barut 1971
Şafakta Silah Sesleri 1971
İdamlık 1971
İşte Deve İşte Hendek 1971
İki Yosmaya Bir Kurşun 1971
Krallar Kralı Hüdaverdi 1971
Silahlar Affetmez 1971
Ali İle Veli 1970
Damarımda Kanımsın 1970
Düşen Bir Yaprak Gibi 1970
Ecel Teri 1970
İntikam Meleği 1970
Yumruk Pazarı 1970
Kara Leke 1970
Adım Beladır 1970
Çifte Yürekli 1970
Emmioğlu 1969
Eşkiya Aşkı 1969
Ninno 1969
Osman Efe 1969
Satılık Gelin 1969
Günahsızlar 1968
Akşam Yıldızı 1967
Kızım Duymasın 1967
Kaderim Ağlamak Mı 1967
Amansız Takip 1967
Tehlikeli Oyun 1966
Namus Borcu 1966
Ölüm Busesi 1966
Allahaısmarladık İstanbul 1966
Can Düşmanı 1966
Korkusuzlar 1965
Yumruk Yumruğa 1965
Aramızdaki Düşman 1965
Dünkü Çocuk 1965
Düşman Kardeşler 1965
Çapkın Efe 1964
Çapkınım Hovardayım 1964
Devlet Kuşu 1964
İsimsiz Kahramanlar 1964
Fedakar Öğretmen 1964
Esmerin Tadı Sarışının Adı 1964
Yalnız Efe 1964
Avare 1964
Kardeş Gibiydiler 1963
Aşka Vakit Yok 1963
Katır Tırnağı 1963
Aşk Orada Başladı 1962
Dağlar Bulutlu Efem 1962
Kiralık Koca 1962
Kahraman Üçler 1961
Şoför Ahmet 1961
Zeyno 1961
Gece Ve Gündüz 1960
Dostluklar Yaşadıkça 1960
Abbas Yolcu 1959
Fakirler 1958
Ana Hasreti / Dertli Ana 1958
Civan Ali 1958
Leyla'nın Kaderi 1957
Öksüz Ayşe 1957
Kısmet 1956
Yalancının Mumu 1956
Sönen Gözler 1955
Şaban Karaman'ın Koyunu 1954
Suçlu Benim 1953
Yağma Hasan'ın Böreği 1953
Şaban Çingeneler Arasında 1952
Zoraki Kahraman 1952
Demir Perde 1951
Allah Kerim 1950
Sihirli Define 1950

AKTÖR FİLMOGRAFİSİ
Vurun Kahpeye 1949
Damga 1948

DİĞER FİLMOGRAFİSİ
Domaniç Yolcusu / Unutulan Sır 1946 .... Yönetmen Yardımcısı
Lüküs Hayat 1950 .... Yapım Sorumlusu




 
Oca
31
    
Yine İnternette İlk İki Ayrı Seçenek İster Dvd İstersenizde Dvdrip İndirin















Orjinal Dvd Türkçe Menülü Tr Dublajlı








Dvdrip Diwx Tr Dublaj







Rar Şifresi : MeçhuL
Rar Şifresini Gördügünüz Gibi Yazın
__________________



 
Oca
30
    
okuryazarhay | 30 Ocak 2008 21:14 | etiket:  

İşgünü mücadelesinin tarihi

İşçi sınıfı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı ağır koşullar altında karşılıyor. Burjuvazinin saldırıları öylesine bir boyut kazandı ki, işçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlarının çoğunu yitirmekle kalmadı, 1800’lü yılların çalışma ve yaşam koşullarına adeta geri döndü. Bunun en doğrudan, en çıplak hali iş saatlerinin alabildiğine uzatılması, ücretlerin düşürülmesi ve yaşam koşullarının kötüleşmesidir. Başta Çin olmak üzere pek çok ülkede işçi kitlelerinin çalışma ve yaşam koşulları Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserinde betimlediği manzaralardan pek de farklı değil artık.

 

Engels, söz konusu yapıtında emekçi kitlelerin yaşamlarının bir keşmekeşe sürüklendiğinin altını çizer. Çalışma koşulları gerçekten de korkunçtur. Çocuklar da dâhil kadınlar ve erkekler günde 14-16 saat çalışıyor, tek bir odada 50 işçi yatıp kalkıyordu. Çocuklar makine başında yemek yiyemedikleri için bitkin düşüyor ve uzun süre ayakta kaldıklarından ötürü omurgaları kayıyordu. Normal bir işgünü mücadelesinin öyküsünü etraflıca işlediği Kapital’de Marx, makineleşmenin ve modern sanayinin doğuşuyla birlikte, ahlâkın ve doğanın, yaşın ve cinsiyetin, gecenin ve gündüzün bütün sınırları yıkıldı diyerek bu duruma dikkat çekmekteydi. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı bu dönemde işçiler sürüklendikleri sefilce koşullar ve aşırı çalışmadan ötürü daha 40 yaşına gelmeden kapitalizmin kurbanları arasında yerlerini alıyorlardı.

 

İşçi sınıfı ilk dönemler 14-16 saat olan işgününü 12 saate çekmek için uzun bir savaşım yürüttü. 13 yaş ve daha altı yaşlardaki çocukların günde 12 saat çalışması için yürütülen mücadele bile burjuvaziyi dehşete düşürmüştü. Marx, sadece dört sanayi kolunda işgünü 12 saate indirildiğinde İngiliz sanayisi için sanki kıyamet günü gelmiş gibi, burjuvazinin vaveylayı kopardığına dikkat çeker. Bu yıllarda, çalışma koşullarını düzenleyen ve işçilerin haklarını güvence altına alan bir yasal düzenleme dahi yoktu. Tüm yasalar egemen sınıfların lehine düzenlenmişti. İşçi sınıfının işgününün kısaltılması için verdiği mücadele, burjuva yasaların şekillenmesini de belirlemiştir. Şu çok açık ki, işçi sınıfının en küçük kazanımı dahi, “yüce gönüllü” burjuva politikacıların ve burjuva parlamentoların bir ürünü değildir. Marx’ın da vurguladığı üzere yasaların biçimlenmesi, resmen tanınması ve devlet tarafından ilan edilmesi, sınıfların uzun savaşımlarının sonucu olmuştur.

 

 

Örneğin, 1848 Haziran barikatlarında yenilen Fransız işçi sınıfının devrimle birlikte kazandığı 10 saatlik işgünü hakkı elinden alındı ve çıkartılan yeni bir yasayla işgünü 12 saat olarak belirlendi. Benzeri gelişmeler İngiltere’de de yaşandı. İngiliz işçi sınıfı işgünü mücadelesini 12 saatle sınırlandırmamış ve 10 saatlik işgünü talebiyle mücadeleyi sürdürmüştü. Genel oy hakkını ve işçilerin parlamentoya seçilmesini savunan Chartist hareketin ileri sürdüğü taleplerin başında 10 saatlik işgünü bulunuyordu. “Saraylara savaş, kulübelere barış” şiarıyla başlatılan mücadele sonucunda İngiliz işçi sınıfı 10 saatlik işgününü burjuvaziye kabul ettirdi. 1 Mayıs 1848’de 10 saatlik işgünü yasası yürürlüğe girdiyse de, Avrupa’daki devrimlerin yenilmesinden güç alan burjuvazi yasayı uygulatmadı. Tarihsel deneyim ve bugünkü verili gerçekler tek bir doğruyu öne çıkartıyor: işçi sınıfı haklarını mücadele ederek kazanabilir ve mücadeleyle koruyabilir ancak.

 

 

Marx, işçi sınıfının genel çıkarlarını ifade eden, işçi sınıfını tek bir bayrak altında toplayan, ona bir sınıf hareketi niteliği kazandıran işgününün yasallaştırılması mücadelesinin bu anlamda siyasal bir mücadele olduğuna değinir. Gerçekten de ilk dönemler tek tek şehirlerde, tek tek ülkelerde boy veren daha kısa işgünü mücadelesi 1800’lü yılların son çeyreğine girildiğinde siyasal bir içerik ve uluslararası bir boyut kazanarak genel bir sınıf hareketine dönüşmüştü. Bu siyasallık elbette genel olarak henüz sendikal kapsamda bir siyasallıktı. 20 Ağustos 1866’da Baltimore’da toplanan Ulusal Çalışma Birliği kongresinde Amerikalı işçiler, 8 saatlik çalışma yasasını kabul ettirmenin bir zorunluluk olduğunu karar altına alıyorlardı. Kongre, hedefinin emeği kölelikten kurtarmak olduğunu açıklamıştı: “Bu şanlı sonuca erişene dek bütün gücümüzle çalışmaya kararlıyız”.

 

 

 

İşgünü mücadelesinin uluslararası bir boyuta bürünmesi kendisini I. Enternasyonal’in kararlarında da gösterdi. Aynı yıl içinde, Cenevre Kongresinde I. Enternasyonal, Amerikan işçi sınıfının aldığı karara atıfta bulunuyor ve 8 saatlik işgünü için mücadele kararı alıyordu: “İşgününün sınırlandırılması önkoşuldur, bu sağlanmadan, kurtuluş yolunda atılacak diğer bütün adımlar başarısızlığa mahkûmdur”. İşçi hareketi çeşitli biçimlere bürünerek ve çeşitli evrelerden geçerek ilerledi ve kendisiyle birlikte işgünü mücadelesini de geliştirip şekillendirdi. İşçi sınıfı artık 8 saatlik işgünü talebini ileri sürüyor, ama bu sınırda durmuyordu; sosyalizm için mücadele bayrağını da yükseltmeye başlıyordu. 1870’lerden sonra Amerikan işçi sınıfı mücadele bayrağını Avrupa’daki kardeşlerinden devralıyor, 8 saatlik işgünü ve sosyalizm mücadelesi Amerika’da giderek yükseliyordu.

Amerika’da sınıf mücadelesi

Marx ve Engels, Avrupa işçi hareketini biçimlendirmeye ve proletaryanın uluslararası örgütlenmesini yaratmaya çalışırken Amerikan işçi hareketini de yakından takip ediyorlardı. Ulusal bir boyut kazanmasa da hemen her grevi, işçi ayaklanmalarını, sendikal ve sosyalist örgütlenmeleri dikkatle izliyor, bu konuda yazılar yazıyor ve Enternasyonal’i Amerika’da etkin kılmaya çalışıyorlardı. Her vesileyle, toplumu karşıt kutuplara bölen bir sınıf mücadelesinin Amerika’da olmayacağını ileri sürenleri eleştiriyor ve sınıf mücadelesinin dinamik yapısına dikkat çekiyorlardı. Nitekim 1860’ların ikinci yarısından sonra peş peşe gelen grevler ve 1 Mayıs 1886 kalkışması sınıf mücadelesinin sert karakterini açığa vurdu. Engels, 1 Mayıs 1886’dan önce hiç kimse hareketin böylesine kısa zamanda öylesine karşı konulmayacak bir güçle patlayacağını, hızla yayılacağını ve Amerikan toplumunu temellerinden sarsacağını tahmin etmemişti diye yazacaktı.

 

 

 

Daha 1860’ta Amerika sınaî üretimde dünya dördüncüsüydü ve 1890’da dünya birinciliğine yükselmişti. 60’lı yıllardan başlayarak sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi hızlanıyor ve dev tekeller sahneye çıkmaya başlıyorlardı. Kapitalizmin bu sıçramalı gelişmesi işçi sınıfının da büyümesine neden oldu. 1880’lerin ortasına doğru sadece sanayi kollarında çalışan işçi sayısı 4-5 milyon civarındaydı. Bu yıllarda çalışan çocuk işçilerin sayısı 1 milyonun üzerindeydi. İşçi sınıfı oldukça ağır koşullar altında, herhangi bir sosyal güvenceden yoksun, sendikasız ve düşük ücretler karşılığında günde 12 saatten fazla çalışıyordu. İşçiler gerçekten de sefilce bir yaşam sürüyorlardı; yaşadıkları evlere ev demek mümkün değildi. Fabrikaların etraflarına veya şehrin dışına kurulu barakalar ya kendilerinin değil ya da ipotekliydi. Hemen tüm işçiler gerekli taksitlerini ödeyemedikleri için bu barakaları da bir süre sonra kaybediyorlardı. En önemlisi de işçiler ağır çalışma koşullarından ötürü erken yaşlarda göçüp gidiyorlardı.

 

 

Kapitalist gelişmenin inanılmaz bir tempoyla ilerlediği, köylülerin ve tüm kıtalardan akın akın gelen göçmenlerin işçi sınıfı ordusuna katıldığı, sınıf çelişkilerinin alabildiğine keskinleştiği bu yeni-dünyada güçlü bir sınıf hareketinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. 1860’ların ikinci yarısından sonra sınıf mücadelesi yükselmeye, daha baştan sert bir karakter kazanmaya başladı. Ülkenin dört bir yanında çoğunlukla merkezi bir örgütlenmeye dayanmayan, birbirinden kopuk, kendiliğinden patlamalar yaşanıyordu. Amerikan burjuvazisi yükselen mücadele karşısında şaşkınlık içindeydi ve çok sert tepki verdi. Hemen her grev ve direnişe askerler ve polisler saldırıyor, işçilere ateş açılıyor ve her defasında onlarca işçi öldürülüyordu. Burjuvazi bununla da yetinmiyor, grevci işçileri cezalandırmak için kara listeler yayınlıyor ve bu işçilere iş verilmiyordu.

 

 

 

Ama işçi sınıfı durdurulamıyordu. 1877’de Amerikan tarihinde o güne dek görülen en büyük grev patlak verdi. Baltimore ve Ohio demiryolu şirketi, krizi bahane ederek işçilerin ücretlerinden %10 kesinti yapılacağını açıklayınca işçiler greve gittiler; raylar söküldü, lokomotif ve vagonlar depolara kilitlendi. Fakat grev Ohio’da durmadı ve kısa zamanda Batı Virginia, Pennsylvania, New Jersey, Philadelphia’ya da sıçradı. Grev ateşi ülkenin dört bir yanını sarıyor ve işçi kitleleri harekete geçiyordu. Demiryolu işçilerini diğer sektörler ve özellikle kömür madeni işçileri izledi. Grevlerle birlikte her yerde çatışmalar baş gösteriyor, asker ve polis katliamlara girişiyordu. 21 Temmuz günü sadece Pittsburgh’da çıkan çatışmada 10 işçi öldürüldü ve onlarcası da yaralandı. Burjuvazi korkunç bir kin kampanyası başlatmıştı. New York Tribune şöyle yazıyordu: “Onlara birkaç gün silah diyeti verin bakalım, o tür ekmek hoşlarına gidecek mi?” Chicago Tribune ise “serseri güruha” karşı el bombası kullanılmasını öneriyordu. İşçi sınıfına gözdağı vermek amacıyla 10 maden işçisi, gizli bir örgüte üye oldukları ileri sürülerek ve türlü oyunlar çevrilerek idam edildi. Aynı aşağılık yönteme 1886’da bu kez Chicago işçi önderlerini ipe çekmek için başvurulacaktı.

 

 

 

Demiryolu grevi tüm militan yapısına ve birçok eyalete sıçramasına rağmen güçlü örgütlülüğe sahip olmadığı ve işçiler uzun süre direnemedikleri için çöktü. Grevin çökmesi işçi kitleleri arasında büyük bir moral bozukluğuna neden oldu ve işçi hareketi geçici olarak geri çekildi. Fakat çok geçmeden işçi kitleleri yeniden hareketlenecek, grevler durup durup yeniden başlayacak ve ülkeyi saracaktı. Sınıf mücadelesinin bu militan yapısı işçi örgütlerinin büyümesini de beraberinde getirdi. 1881’de Pittsburgh’da bir araya gelen işçi delegeleri, ABD ve Kanada Örgütlü Meslek Kuruluşları ve İşçi Sendikaları Federasyonu’nu (FOTLU) kurdular. FOTLU 1886’da Amerikan İşçi Federasyonu’na (AFL) dönüşecek ve Amerika’da en büyük sendika haline gelecekti. Esas dikkat çekici gelişme ise Emeğin Şövalyeleri’nin sıçramalı büyümesiydi.

 

 

 

Soylu ve Kutsal Emek Şövalyeleri Tarikatı 1869’da Philadelphia’da tekstil işçileri tarafından kuruldu. Örgüt ilk dönemler tamamen gizli örgütleniyor, örgüte girenler için mistik törenler düzenleniyor ve yemin ettiriliyordu. Engels, bu işçi örgütünü şöyle değerlendiriyordu: “Emeğin Şövalyeleri Amerikan işçi sınıfının bir bütün olarak yarattığı ilk ulusal örgüttür. Kökenleri, tarihleri, eksiklikleri, küçük saçmalıkları, programları ve temel yasaları ne olursa olsun… Amerikan işçi sınıfının bir ürünü olarak karşımızdalar”. Örgüt, diğerlerinden farklı olarak ulusal düzeyde, vasıfsız, siyah derili ve kadın işçileri de örgütlüyordu. Emeğin Şövalyeleri’nin 1878’de 10 bin üyesi vardı; lakin bu sayı 1885’de 110 bine ve sadece bir yıl sonra, 1886’da 700 bine sıçramıştı.

 

 

Ancak bu olumlu gelişmeler Amerikan sosyalist hareketinin ve onunla birlikte işçi hareketinin zaafla

 

 

rını ortadan kaldırmıyordu.

 

Amerikan işçi hareketi siyahlar ile beyazlar, Amerikalı “yerli” beyazlar ile Avrupa’dan ve diğer kıtalardan daha sonra gelen göçmenlerin bölünmüşlüğünün damgasını taşıyordu.

 

Onlarca ulustan işçiler farklı diller konuşuyor ve farklı örgütlenmelere gidiyorlardı.

 

 

İşçi hareketinin bu şekilde çeşitli ülkeler temelinde ve bununla birlikte siyahlar ile beyazlar olarak bölünmesi işçi sınıfını burjuvazi karşısında güçsüz düşürüyordu. İşçi hareketini kalıba dökecek ve yön tayin edecek bir siyasal önderliğin olmaması büyük eksiklikti. Sosyalist hareket küçük sektlere bölünmüştü ve örgütsel olduğu kadar teorik olarak da dağınık bir durumdaydı ve ne yapacağını bilmiyordu.

 

 

Sosyalist harekete damgasını basanlar esas olarak Avrupa’dan, özellikle Fransa ve Almanya’dan gelen göçmen devrimcilerdi. Sosyalistler Avrupa’daki devrimci akımları, fikir ayrılıklarını ve örgütsel bölünmüşlükleri de aynen kıtaya taşımışlardı. Enternasyonal’in Amerika’daki şubesi ve oradaki sosyalist partiler içinde Lasalcılık, anarşizm ve Marksizm sürekli çatışma halindeydi. Marx ve Engels, bu bölünmeye bir son verilmesi ve kitlelerle iç içe geçmiş, gelişen sınıf hareketine bir biçim ve yön verebilecek güçlü bir siyasal işçi partisinin yaratılması için büyük çaba gösteriyorlardı. Marx ve Engels 1877 grevini heyecanla karşılamışlardı. 25 Temmuz günü Engels’e yazdığı mektubunda Marx, grevin büyüklüğünün önemini vurguluyor ve grevin ciddi bir işçi partisinin kurulması yolunda bir başlangıç olabileceğine dikkat çekiyordu. Ama arzulanan ne yazık ki gerçekleşmedi.

 

 

 

I. Enternasyonal çöktükten sonra, Marx’ın ve Engels’in dava arkadaşları Friedrich Sorge ve Otto Weydemeyer’in temsil ettiği Marksistler ile anarşistler ve Lasalcılar 1876’da bir araya gelerek Sosyalist İşçi Partisini kurmuşlardı. Sosyalist İşçi Partisi ilk yıllarda gerek Amerikan gerekse Alman kökenli işçiler arasında coşkuyla karşılandı. Özellikle 1877’deki büyük grevde sanayi kenti Chicago’da küçümsenmeyecek bir güce ulaştı (Chicago parti liderlerinden biri de Albert Parsons’dı) ve Illinois eyaletindeki grevlerde ciddi bir rol oynadı. Ancak 1880’lere doğru sürtüşmeler ve bölünmelerden ötürü parti, işçi sınıfı içindeki gücünü koruyamadı. 1886’da Lasalcılar partiyi ele geçirdiler ve ileriki yıllarda parti, sosyalistlerin sendikalardan çıkmasını isteyen sekterlerin eline geçti. Böylece Amerikan işçi sınıfı, sınıf mücadelesinin alabildiğine sertleştiği 1886’ya siyasal bir önderlikten yoksun giriyordu.

 

 

1 Mayıs’ın doğuşu

 

 

İşçi sınıfını tek bayrak altında, tek hedef doğrultusunda yekvücut olarak birleştirecek, kapitalizme karşı mücadelede nişane olacak bir işçi bayramı günü arzusu oldukça eskidir. İşçi-emekçi kitleler o gün geldiğinde her yerde iş bırakarak gösteriler düzenleyip eğlenceler yapacaktı. Bu düşünceden hareketle Avustralya işçi sınıfı, 1856’da 8 saatlik işgünü talebini de içeren bir dizi istemle greve gitti. Avustralyalı işçiler mücadele günü olarak 21 Nisanı seçmişlerdi. Yıllar sonra, işçi bayramı istemine Amerikalı işçiler sahip çıktılar. 18 Mayıs 1882’de New York Merkezi İşçi Sendikası Eylülün ilk pazartesini Emek Günü olarak kabul etti. Gerçekten de o gün geldiğinde binlerce işçi sokaklara çıkmış, kendi istemlerini haykırmış ve eğlenceler düzenlemişlerdi. 1884’de toplanan FOTLU kongresi de Emek Gününü kutlama kararı alıyordu.

 

 

Fakat kongre çok daha önemli bir karar alıyor ve esasında burjuvaziye ültimatom veriyordu.

 

1 Mayıs 1886’da genel greve gidilecek ve işçiler o günden sonra 8 saatten fazla çalışmayacaklardı.

 

Temel slogan şuydu:

 

             sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat canımız ne isterse!

 

 

 

1886’ya gelindiğinde Amerika’da mücadele bir kez daha şiddetlenmiş ve grevler ülkeyi baştan aşağıya sarmaya başlamıştı. 1 Mayıs öncesinde tam 190 bin işçi grevdeydi. Militan mücadelenin başını, Amerikan işçi sınıfının kalbi konumundaki Chicago çekiyordu. 1886’da bir yazar Chicago’yu şöyle betimliyordu: kesif bir duman bulutu, yolların, demiryollarının, kanalların kesişmesi, hızla gidip gelen insanlarla dolu sokaklar, Kudretli Dolar'a adanmış bir abide. İşte işçi sınıfı bu dolar abidesini sarsmaya başlıyordu. 

 

 

 

Burjuvazi büyük bir kaygı ve korku içindeydi. Bir Amerikan Komünü’nün yolda olduğunu, korkunç ve sınır tanımayan komünizmin Amerika’nın üzerinde kol gezdiğini çığırıyordu burjuvazi. Ekim Devrimi 20. yüzyılda burjuvazi için neyi çağrıştırıyorsa, 19. yüzyılın son çeyreğinde Paris Komünü de burjuvaziye aynı şeyi çağrıştırıyordu: işçi devrimi! Burjuvazi meseleyi gerçekten de kavramış gözüküyordu. Eğer işçi hareketi tez zamanda ezilmezse Amerikan kapitalizmi işçilerin ayakları altında son bulacaktı. Bu nedenle tüm hazırlıklar işçi hareketini bastırmak üzere yapıldı. Askerler ve polisler silahlandırılmış ve gereken plan devreye sokulmuştu.

 

 

1 Mayıs sabahı birçok yerde ve özellikle sanayi kentlerinde işçiler iş bırak

 

arak sokaklara çıktılar.

 

 

Tüm tehditlere ve baskılara rağmen Chicago’da 80 bin, Amerika genelinde ise 350 bin işçi greve çıkmıştı. Burjuva gazeteleri o günü şöyle tasvir ediyorlardı: fabrika bacaları tütmüyor, öylece terk edilmişler, her şey Pazar sabahlarını andırıyor. Ve şöyle devam ediyorlardı: emek bir tür evrensel böcek tarafından sokuldu, çılgınca dans ediyor! Chicago’da bir devrimci ayaklanma bekleyen burjuvazi, polisi, Pinkertonlar denen paramiliter grupları ve askerleri harekete geçirmiş, keskin nişancılar yüksek binaların çatılarına yerleştirilmiş ve neredeyse tüm kent sarılmıştı. Lakin yığınlar bunlara aldırmadan, ellerinde pankartları ve kırmızı bayraklarıyla meydanlara ilerliyor, işçilerin ellerindeki kırmızı bayraklar mavi gök altında uçsuz bucaksız bir gelincik tarlası gibi dalgalanıyordu. İşçi-emekçi kitleler akşam saatlerine kadar meydanlarda kaldılar; konuşmalar yapıldı ve eğlenceler düzenlendi. Hemen hiçbir olay olmamıştı; ama burjuvazi pusudaydı.

 

 

 

3 Mayıs günü McCormick Harvester fabrikasının grevdeki 1400 işçisi grev kırıcıların üzerine yürüdü ve daha grevciler bozgunculara ulaşamadan polis ve Pinkertonlar işçilere saldırdı. Polis işçileri kamçılıyor ve doğrudan üzerlerine ateş açıyordu. Polis kurşunlarına hedef olan altı işçi öldü ve onlarcası da yaralandı. Sanki ölenler işçiler değilmiş, sanki polis işçilere saldırmamış gibi, burjuva gazeteleri büyük bir yaygara kopardılar ve işçi önderlerini doğrudan hedef gösterdiler. Herald Tribune, kendi uydurduğu yalanları kışkırtıcı bir dille, işçi önderi August Spies’ın ağzındanmış gibi haber yapıyordu: silahlanın ve grev kırıcıları fabrikadan çıkartın! Chicago işçi önderleri, katliamı protesto etmek ve 8 saatlik işgünü mücadelesini ivmelendirmek için 4 Mayısta, Haymarket meydanında bir miting yapma kararı aldılar. Konuşmacılar Albert Parsons, August Spies ve Samuel Fielden’dı. Konuşmalar yapılmış ve miting dağılmıştı ki, polis işçilerin etrafını sarmaya başladı ve o anda meydana bomba atıldı. Polis korkunç bir saldırı başlattı; “copçu” lakabıyla ünlü emniyet müdürü John Bonfield saldırıları bizzat yönetiyor ve polis işçilerin üzerine kurşun yağdırıyordu. Rasgele açılan ateş sonucu, kurşunların hedefi olan 6 polis ve 10 işçi öldü ve yüzlerce işçi de yaralandı.

 

 

 

Belirli bir planın parçası olarak kentte isyan alarmı verildi; o ana kadar ortalıkta gözükmeyen askerler sirenler çalıyor ve zırhlı araçlar kentin içlerine doğru ilerliyordu. Tüm kent birdenbire asker ve polis tarafından adeta işgal edilmişti. Böylece burjuvazi Chicago’yu komünizmin elinden kurtarıyordu! Burjuva gazeteler şu tür yalan haberlerle yangını körüklüyordu: Belediye Sarayı dinamitlendi! Chicago’nun yarısı alevler içinde! Washington’daki hükümeti yıkma planları ele geçirildi! Kızıllar ülkeyi yakıp yıkıyorlar! Bu çığırtkanlığı başka korkunç yalanlar da izledi. Polis ardı ardına cephanelikler ele geçirdiğini açıklıyor ve sözümona kızıl komploları bertaraf ediyordu. 

 

 

 

Chicago’da karşı-devrim başkaldırmıştı. Sendikalar, partiler, sosyal kulüpler basıldı, sosyalist gazeteler kapatıldı ve makineler tahrip edildi. İşçi kitleleri üzerinde çok yönlü bir terör estiriliyor ve onlarca öncü devrimci işçi tutuklanıyordu. Tutuklananlar arasında Albert Parsons ve August Spies da vardı. Burjuvazi işçi hareketini ezmek ve yükselmekte olan devrimci dalgayı kesintiye uğratmak için işçi önderlerini katletmeye karar vermişti. Daha 1 Mayıs günü önde gelen bir burjuva gazetesi The Mail, Parsons ve Spies hakkında şunları yazıyordu: “Bugün gözleriniz onların üzerinde olsun. Gözden kaçırmayın onları. Eğer herhangi bir olay çıkarsa onları kişisel olarak sorumlu tutun. Eğer bir olay çıkarsa, onları bir örnek haline getirin.” Bu gazetede yazılanlar tastamam hayata geçirildi. Yargılama sonucunda yedi işçi önderi, Albert Parsons, August Spies, Louis Lingg, Michael Schwab, George Engel, Samuel Fielden, Adolph Fischer Haymarket’e bomba attıkları suçlamasıyla idama mahkûm edildiler. Oscar Neebe’ye ise 15 yıl ağır hapis cezası verildi. Sonraki aylarda Michael Schwab ve Samuel Fielden’ın cezası müebbete çevrildi ve diğer işçi önderleri 11 Kasım 1887’de idam edildiler.

 

 

 

Yargılama uydurma ve düzmeceden başka bir şey değildi. İleri sürülen delillerin hiçbir tutarlılığı yoktu ve tümü de hemen çürütülmüştü. Mahkeme heyeti büyük patronların yakın dostlarıydı ve taraf olduklarını açıkça ortaya koymuşlardı. Jüri üyelerinin çoğu burjuva sınıfının üyesiydi ve sosyalizmden nefret ettiklerini açıkladıkları için jüriye kabul edilmişlerdi. İdam kararını veren yargıç Gary, 1893’te bir dergiye yazdığı yazıda davayı şöyle değerlendiriyordu: “Verilen idam kararı sanıkların olaya bizzat katılmaları sebebine dayanılarak verilmemiştir.” Burjuvazi yükselen sınıf hareketini durdurmak için açıktan iç savaş başlatmaktan geri durmamıştı. Sınıf savaşımı yükselip de kapitalist düzen tehlikeye girince sözümona hukukun üstünlüğü ilkesi ve o “yüce” burjuva demokrasisi fırlatılıp atılmıştı.  

 

 

 

 

August Spies mahkeme salonunda şöyle haykırıyordu: “Eğer bizi asarak tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, işçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız, eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurada burada veya orada, arkanızda ve önünüzde, her yerde alevler yükselecek. Bu gizli bir ateştir. Bunu asla söndüremezsiniz”. Gerçekten de burjuvazi bu gizli ateşi söndüremedi. Amerikan işçi sınıfının çaktığı kıvılcım, o gizli ateşi açığa çıkardı ve dünyanın her köşesinde büyük bir yangına dönüştürdü. 1889’da II. Enternasyonal 1 Mayıs’ı işçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma günü, uluslararası gösteri günü olarak kabul etti.

 

 

 

 

1890’da başta Amerikan kentleri olmak üzere Londra, Paris, Madrid, Barselona, Valencia, Seville, Lizbon, Kopenhag, Brüksel, Budapeşte, Berlin, Prag, Turin, Cenevre, Lugarno, Varşova, Viyana, Marseille, Reims, Amsterdam, Stockholm, Helsinki gibi büyük şehirlerde ve Küba, Peru ve Şili’de işçiler meydanlara çıktılar. Engels 1 Mayıs 1890’da şunları yazıyordu: “Bugün ben bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda, yani… sekiz saatlik işgününün yasal olarak tanınması uğrunda seferber olmuş, savaş güçlerini denetliyor. Günümüzün soluk kesici görünümü, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten birleşmiş olduklarını bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak sahiplerine gösterecektir. Keşke Marx şimdi yanımda olsaydı da, bunu kendi gözleriyle görebilseydi!”

 

 

 

1 Mayıs işçi sınıfının sınıfsız bir toplum kurma mücadelesinin bir nişanesidir. 1 Mayıs günü dünyanın dört bir köşesinde işçi kitleleri iş bırakıp meydanlara çıkarlar. Bir anlamıyla 1 Mayıs, sosyalizm ile kapitalizmin karşı karşıya gelmesi, sınıfların birbirlerine güçlerini göstermesidir. Yani 1 Mayıs işçi sınıfının gücünü ölçen bir barometredir. Bu bakımdan ve diğer bakımlardan 1 Mayıs günü işçi kitlelerinin iş bırakıp meydanlara akması muazzam bir önem taşıyor. Bu 1 Mayıs’ta da işçi kitleleri birlik, mücadele ve dayanışma için tüm dünyada meydanları dolduracaklar. Bir kez daha işçi kitleleri 1886’da yakılan ateşi büyütmeye çalışacaklar. Ta ki kapitalizmi tamamen yakana dek!

 






Size bir gün Ulak’ı soracaklar... Hatırlayalım. 27 Ocak günü AKŞAM’da ne demişiz: “Çok yakında çevrenizdeki insanlar önce ikiye ayrılacaklar: Ulak’ı görmüş ve görmemiş olanlar... Görmemiş olanlar ikinci sınıf insan muamelesi göreceği için gündemimiz dışında... Görmüş olanlar ise üçe ayrılacaklar: 1. Okumuş ve anlamış olanlar (takdirle söz edenler), 2. Seyretmiş ve anladığına inanmış olanlar, (ne dedikleri anlaşılmayacak) 3. Kesinlikle nefret ve reddedenler... Bunlardan birincileri ile üçüncüleri ciddiye almak gerekir. Onlar da kendi aralarında ikiye ayrılacaklardır: 1. Tezleri olanlar ve 2. Tezleri olmayanlar... Bilhassa ‘fikirleri olanlar, olmayanlar’ demiyorum... Fikirle tez arasındaki fark, tezin antitezini doğurmasıdır. Fikir için bu şart değildir. Tez sahibi olan insan, antitezinin de olacağını bilen ve bundan korkmayan insandır. Onları ‘okumak’ kolaydır. 1 ve 3’üncü grupta olanlardan tez sahibi olanları, antitezlerini oluşturup oluşturmamalarından anlarsınız...” Eğer şu ana kadar hâlâ bakamadıysanız, Ömür Gedik’in Ulak ile ilgili yazısını ve Çağan Irmak’la yaptığı söyleşiyi (Hürriyet, Keyif eki, 26 Ocak) okuyun. Sonra da aynı gün Yeni Şafak’ta Ömer Çakkal imzası ile yayınlanmış “Ulak’a, Mesih’e ne hacet; inananlar için İslâm yeter” başlıklı yazıyı inceleyin. Çakkal, “CHP ve Kanal Türk civarlarında sıkça rastladığımız türden jakoben bir ulusalcı bakışın tuzağına düşmüş” dediği filmi biçim itibarıyla beğenirken öz ve içerik yönünden yerin dibine batırıyor... Olkan Özyurt, Zaman gazetesinde filmle ilgili bilgi vermiş ve Çağan Irmak’ın açıklamalarını dile getirmiş. Tavrı kesinlikle ‘karşı’ değil, daha çok filmin yanında durmuş... Ahmet Hakan ise Hürriyet’te zehir zemberek bir yazı döktürmüş. “Hiç olmamış bir film” başlığını atmış. Ulak için “Orta mektep müsameresi” diyor... Film üzerine en mükemmel, en derinlikli yazıyı ise Yeni Şafak’ın dünkü nüshasında Dücane Cündioğlu yazmış. Keşke devamını getirse. Kaçırmayın... Bu akşam Samanyolu Haber TV, 19.25’te (İsviçre TV’leri bile bu kadar kesin saat vermiyor, ‘temenni’ düzeyinde değilse, helal olsun!) Işınsu Çiftçi’nin sunduğu Sanat Kafe’de Çağan Irmak’ı ağırlayacakmış. Kaçıracak olanlar şu adrese bakabilirler: http://samanyoluhaber.com/haber-89802.html Tam da tahmin ettiğim gibi, Ulak ciddi bir tartışma başlattı. Biraz da ‘Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş’ misali, boyunuzu aştığı için Ulak’a hâlâ ulaşamadıysanız, işiniz zor. İlk günlerdeki izlenme sayılarına göre film, açık ara birinci sırada... Pas geçmeniz ‘zaaf’ olarak algılanabilir... Çevreniz sizi tavır almaya zorlayacak... Onun için gelin adam gibi bilgilenin, tezinizi oluşturmaya çalışın. İnanmışların içinde üç kamp oluşuyor. Dünyaya sadece İslam’ın penceresinden bakmayanların cephesinde de durum farksız. Uzun zamandır kültür ve değerlere ilişkin böyle sağlam bir ‘turnusol kâğıdı’ ile karşılaşmamıştık... Yok olmaya başlayan dünyayı, bugünün Türkiye’sini, başta CHP liderliği olmak partilerdeki lider sultasını anlamak, toplum yapısını tartışmak, kavramak; çocukları, kadınları yerli yerine oturtmak için mükemmel bir fırsat... Bir daha uyarayım. Çevrenizde biraz olsun ‘kafası çalışan biri’ olarak algılanıyorsanız; bugünleri atlatsanız, aradan yıllar geçse bile, birileri karşınıza çıkıp “Bir zamanlar Ulak diye bir film vardı; görmüş müydünüz?” diyeceklerdir... NPQ, 10’uncu yılında yeniden başlıyor Dün NPQ Türkiye dergisi için önemli bir gündü. ABD’de yayınlanan ve içindeki yazıları dünyada 35 milyon insanın okuduğu tahmin edilen ana derginin yayıncısı ve genel yayın yönetmeni Nathan Gardels ve dergi yöneticisi olan eşi Lillian Kimbell İstanbul’a gelmişlerdi. Kendisi için derginin toplantı odasında bir yemek verildi. ‘Turkish fine dining’ üslubunda hazırlanmış bir Konyalı menüsünün sunulduğu yemekte, yabancı konukların yanı sıra Türkiye baskısının yayın hayatına girmesinden bu yana geçen 10 yıl içinde dergiye emeği geçmiş, makale yazmış, TV programlarına katılmış kişiler de vardı. Halit Refiğ, Haluk Şahin, Emre Aköz, Zeynep Karahan Uslu, Selim Oktar, Ayşegül Meriç, Ülkü Karaosmanoğlu, Arın Saydam... Bir yıl kadar yayın hayatına ara vermiş olan uluslararası düşünce dergisi NPQ Türkiye Nisan ayında tekrar yayınlanmaya başlıyor. NPQ Türkiye kâr amacıyla yayınlanan bir dergi değil. Yeni kurulmakta olan, konser-konferans salonu, tüm iletişimcilere açık kütüphanesi ve seminer salonlarıyla inşaatının Mart ayında bitmesi beklenen Bersay İletişim Enstitüsü’nün sponsorluğunda yaşamını sürdürecek. Carlos Fuentes’in “Bütün entelektüel dünyanın buluşup tartıştığı tek merkezdir” dediği NPQ, “Hemfikir olduğumuz şey hemfikir olmak zorunda olmayışımızdır” diyen; kendini çağından ve dünyanın geleceğinden sorumlu hisseden; derinlikli ve düzeyli olmak koşuluyla her görüşü bir renklilik olarak kabul eden yazar ve düşünürlere sayfalarını açmaya devam edecek. Akıl alır gibi değil Esenpen’İn reklamları kulağıma ilişti. Kulaklarıma inanamadım: “Küresel ısınmaya değil, sizin ısınmanıza önem veriyoruz!”... Biri benim yanlış duyduğumu, yanlış hatırladığımı ya da reklamın yanlışlıkla falan devreye girdiğini ve hemen kaldırıldığını söylesin lütfen... Küresel ısınma umurunda olmayan bir sürü şirket var. Kabul. Özellikle karbondioksit emisyonuna katma değer getiren ürünleri üreten şirketler mesela... Ama bunu bir de alenen kalkıp söylemek, akıl almaz bir yaklaşım... Esas üzücü olan ise şu: Esenpen’in hiç o taraklarda bezi olmaması; çevreyi kirletmek, havaya karbondioksit gazı basmak gibi bir durumu bulunmaması... İnsan kendine bu kadar haksızlık yapar, ayağına böyle ateş eder mi hiç? ALİ saydam 03 02 2008 pazar akşam